TILSIM
Yaşar gibi yapıyorsun hep, orada olmadığın zamanları özlemiyor değilim, kaçar gibi yapıyorsun sonra. Tutunuyorum içimdeki denizlerde yüzen kağıttan gemilere. Bir sağımda, bir solumda, yakınlarımda olman gerekirken sen, şimdi sen çok uzaklarda… Yankılar gibi beni...
Bakar gibi yapıyorum ben de, sana. Gözlerimin içine düşüp yargılıyorsun beni, gözlerimden kaçarak sığınıyorsun kuytu köşelerine gizinin. Yorulunca gidip ülkenin tüm çocuklarına sarılıveriyorsun. Sever gibi yapıyorsun hepsini. Ama sevmiyorsun. Ne onları inandırabiliyorsun ne beni. İnanmış gibi yapıyoruz biz de. İşte sahne işte perde birazdan inecek olan. Oyun gibi sanki, oynuyoruz.
Geceyi çabuk tüketiyoruz ikimiz, gün başlamadan daha, yaz gelmeden, son baharı bekler buluyoruz birbirimizi. Bazen sen aşk oluyorsun bana, bazen ben sende buluyorum kendimi. Ardından yazılan mektuplara dönüşüyor yaşananlar. Arzular dökülüyor kalemlerden kağıda. Postacılar bilmese içinde yazılanları, zarfları açmadan hissetmeseler yaşadıklarımızı, bu mektuplar sana gelmez, bana ulaşmaz olurlar biliyorsun. Demek ki onlarda yaşıyorlar bunu. Seviliyorlar bazen, belki seviyorlar. Yoksa nasıl bulabilirler posta kutularımızın yolunu?
Ama işte hep gecikmeli geliyor yaşam adreslerimize. Hep gecikiyor bize gelen birileri. Yada biz daha başlamadan hayata, geçip gitmiş oluyorlar yakınımızdan. Ya öyle yapıyoruz olması gerekeni, yada böyle. Oysa doğruları var değil mi yaşamın, genelin özele sundukları var. Belirgin net, espasları az, toleransı dar, ama var işte. Annemizin karnından ters çıkmamız gibi, onlara da uyuyor gibi yapıyoruz, uymuyoruz biz. Boş verip dalıyoruz düşlere, Uyuyor gibi yapıyoruz yine, bu sefer olur gibi oluyor. Olmuyor.
Ama doğrusu bu. Uyanıkken yaşamak, gece yatıp düş görmek ve sonrasında uyanıp, bunları hafızadan hemen silmek. Olması gereken bu. Derhal bir yerlere yetişip, gün boyu dağıtılan olanakların peşinde olmak. Doğru tam olarak bu. Ama yanlış bizleriz. Yanlış uyuyoruz bir kere, zamanı kaçırıyoruz. Bizden hariç kim varsa o anda bulunduğumuz coğrafyada, onlar güne veya kahvaltıya başlarken, biz geceye, uykuya koşuyoruz. Biz kahvaltı ederken de onlar olanakların tamamını toplayıp huzurlu bir “mışıllığa” kaptırıyorlar düşlerini. E geriye bir şey kalmamış oluyor haliyle. Basıyoruz yaygarayı. Bu ailenin küskün çocukları bizleriz. Darılanı, kavgadaki dövüşmeyeni, oyundaki mızıkçısı, topa sahip olup oynatmayanı da biziz, topu çalıp kaçanda sahipsiz bir evin bahçesinden. Ebeveynden gelecek dayağa da hazırız akşama doğru yönelirken eve. Huzursuzuz. Mutsuz ve kırılganız. Yanlış zamanda, doğru olan kişileri sevende biziz aslında. Bilir gibi yapıyorlar ama, bilmiyorlar işte.
Hepimizin teninde yabancı eller oluyor, aklımız hep bir diğer sevdalarda yitirirken kendini. Dokunan hep başkası oluyor bedenlerimize kaygılı elleriyle, biz bir başkasında saklamışken aklımızı, doluveriyor içimize kirleri, acıları ve eskitilmiş eşyalar. Hiçlerimizi dolduruyorlar boş yere. Ardından sevdalarımıza küsüp, birkaç hayatı tüketiyoruz hızla, peşimizden gelenler yoruluyor, önümüzden gidenler kaçışıyor sağa sola. Dalgalarımızla dostluğa vuruyoruz bedenlerimizi, yitip gidince o hırs. Avunuyoruz.
İçinde bulunduğumuz sokağın, çitlerle sahiplenilip çevrelenmiş, bahçelerine bakıyoruz sıkça, bir yerlere gidip gelirken. Bir pencereden siluetini görüyoruz senin, en değerli varlığımız olacakken sen, birden birileri giriyor odana, kapatıyor perdelerini pencerenin. Pencere anlamını yitiriyor o an, bakar gibi oluyoruz camlara, yansır gibi oluyoruz sokak lambalarından caddeye, gölge oluyoruz isimsiz, içimizde yitiriyoruz seni, ağlar gibi oluyoruz halimize, kaçar gibi yapıyoruz o sokaktan. Yine küsüyoruz olan bitene, çekilip köşelerimize “oynamıyorum işte ben” diyoruz hırçınlıkla. Bir büyüyüp bir küçülüyoruz oyunlar değişirken. Çalınan misketlerin ardından anlamsızca. Kendi vurduğumuzu kendimiz duymuyoruz hiç.
Acaba biz büyümüş mü oluyoruz bu durumda, yoksa içimizde kalan hep bir çocuk mu?
Doğar gibi oluyorsun içimde bazen. İşte o zaman koşup içimdeki aydınlığı tutuşturuyorum yeniden, tılsımı oluyorum düşlerinin. Gelip yatağının başına, dizlerimin üzerine çöküp, hikayeler anlatıyorum sana. Kapalı gözlerinin ardında olup bitenlerin şiir olmasını rica ediyorum düş tanrısından. Bir çiçek olsun diyorum kokladığı şimdi. Bir tomurcuk açar ya içinde. Öyle açsın diyorum uyanırken. Öpücükler içinde sallıyorum seni. Büyütüyorum ellerimle okşayıp. Tenine dokunmasın diye gece, tılsımı oluyorum ben karanlığın, büyüsü oluyorum ay ışığının. Titreyip iç çekiyorum yanı başında. Bir uyur bir uyanık oluyorum beklerken seni. Sen gelirsin diye, işaretler veriyorum uzaklardan. Yol boyunca yürürken ürkmeyesin diye sanrılarından, Tılsımın oluyorum senin yeniden. Bir büyü gibi bazen, bir yazılıp bir okunuyor, bir bozulup bir dokunuyorum sürekli.
Yeni gibi oluyorsun her gelişinde bana, bende sana yenilen oluyorum haliyle.
Bakar gibi yapıyorum ben de, sana. Gözlerimin içine düşüp yargılıyorsun beni, gözlerimden kaçarak sığınıyorsun kuytu köşelerine gizinin. Yorulunca gidip ülkenin tüm çocuklarına sarılıveriyorsun. Sever gibi yapıyorsun hepsini. Ama sevmiyorsun. Ne onları inandırabiliyorsun ne beni. İnanmış gibi yapıyoruz biz de. İşte sahne işte perde birazdan inecek olan. Oyun gibi sanki, oynuyoruz.
Geceyi çabuk tüketiyoruz ikimiz, gün başlamadan daha, yaz gelmeden, son baharı bekler buluyoruz birbirimizi. Bazen sen aşk oluyorsun bana, bazen ben sende buluyorum kendimi. Ardından yazılan mektuplara dönüşüyor yaşananlar. Arzular dökülüyor kalemlerden kağıda. Postacılar bilmese içinde yazılanları, zarfları açmadan hissetmeseler yaşadıklarımızı, bu mektuplar sana gelmez, bana ulaşmaz olurlar biliyorsun. Demek ki onlarda yaşıyorlar bunu. Seviliyorlar bazen, belki seviyorlar. Yoksa nasıl bulabilirler posta kutularımızın yolunu?
Ama işte hep gecikmeli geliyor yaşam adreslerimize. Hep gecikiyor bize gelen birileri. Yada biz daha başlamadan hayata, geçip gitmiş oluyorlar yakınımızdan. Ya öyle yapıyoruz olması gerekeni, yada böyle. Oysa doğruları var değil mi yaşamın, genelin özele sundukları var. Belirgin net, espasları az, toleransı dar, ama var işte. Annemizin karnından ters çıkmamız gibi, onlara da uyuyor gibi yapıyoruz, uymuyoruz biz. Boş verip dalıyoruz düşlere, Uyuyor gibi yapıyoruz yine, bu sefer olur gibi oluyor. Olmuyor.
Ama doğrusu bu. Uyanıkken yaşamak, gece yatıp düş görmek ve sonrasında uyanıp, bunları hafızadan hemen silmek. Olması gereken bu. Derhal bir yerlere yetişip, gün boyu dağıtılan olanakların peşinde olmak. Doğru tam olarak bu. Ama yanlış bizleriz. Yanlış uyuyoruz bir kere, zamanı kaçırıyoruz. Bizden hariç kim varsa o anda bulunduğumuz coğrafyada, onlar güne veya kahvaltıya başlarken, biz geceye, uykuya koşuyoruz. Biz kahvaltı ederken de onlar olanakların tamamını toplayıp huzurlu bir “mışıllığa” kaptırıyorlar düşlerini. E geriye bir şey kalmamış oluyor haliyle. Basıyoruz yaygarayı. Bu ailenin küskün çocukları bizleriz. Darılanı, kavgadaki dövüşmeyeni, oyundaki mızıkçısı, topa sahip olup oynatmayanı da biziz, topu çalıp kaçanda sahipsiz bir evin bahçesinden. Ebeveynden gelecek dayağa da hazırız akşama doğru yönelirken eve. Huzursuzuz. Mutsuz ve kırılganız. Yanlış zamanda, doğru olan kişileri sevende biziz aslında. Bilir gibi yapıyorlar ama, bilmiyorlar işte.
Hepimizin teninde yabancı eller oluyor, aklımız hep bir diğer sevdalarda yitirirken kendini. Dokunan hep başkası oluyor bedenlerimize kaygılı elleriyle, biz bir başkasında saklamışken aklımızı, doluveriyor içimize kirleri, acıları ve eskitilmiş eşyalar. Hiçlerimizi dolduruyorlar boş yere. Ardından sevdalarımıza küsüp, birkaç hayatı tüketiyoruz hızla, peşimizden gelenler yoruluyor, önümüzden gidenler kaçışıyor sağa sola. Dalgalarımızla dostluğa vuruyoruz bedenlerimizi, yitip gidince o hırs. Avunuyoruz.
İçinde bulunduğumuz sokağın, çitlerle sahiplenilip çevrelenmiş, bahçelerine bakıyoruz sıkça, bir yerlere gidip gelirken. Bir pencereden siluetini görüyoruz senin, en değerli varlığımız olacakken sen, birden birileri giriyor odana, kapatıyor perdelerini pencerenin. Pencere anlamını yitiriyor o an, bakar gibi oluyoruz camlara, yansır gibi oluyoruz sokak lambalarından caddeye, gölge oluyoruz isimsiz, içimizde yitiriyoruz seni, ağlar gibi oluyoruz halimize, kaçar gibi yapıyoruz o sokaktan. Yine küsüyoruz olan bitene, çekilip köşelerimize “oynamıyorum işte ben” diyoruz hırçınlıkla. Bir büyüyüp bir küçülüyoruz oyunlar değişirken. Çalınan misketlerin ardından anlamsızca. Kendi vurduğumuzu kendimiz duymuyoruz hiç.
Acaba biz büyümüş mü oluyoruz bu durumda, yoksa içimizde kalan hep bir çocuk mu?
Doğar gibi oluyorsun içimde bazen. İşte o zaman koşup içimdeki aydınlığı tutuşturuyorum yeniden, tılsımı oluyorum düşlerinin. Gelip yatağının başına, dizlerimin üzerine çöküp, hikayeler anlatıyorum sana. Kapalı gözlerinin ardında olup bitenlerin şiir olmasını rica ediyorum düş tanrısından. Bir çiçek olsun diyorum kokladığı şimdi. Bir tomurcuk açar ya içinde. Öyle açsın diyorum uyanırken. Öpücükler içinde sallıyorum seni. Büyütüyorum ellerimle okşayıp. Tenine dokunmasın diye gece, tılsımı oluyorum ben karanlığın, büyüsü oluyorum ay ışığının. Titreyip iç çekiyorum yanı başında. Bir uyur bir uyanık oluyorum beklerken seni. Sen gelirsin diye, işaretler veriyorum uzaklardan. Yol boyunca yürürken ürkmeyesin diye sanrılarından, Tılsımın oluyorum senin yeniden. Bir büyü gibi bazen, bir yazılıp bir okunuyor, bir bozulup bir dokunuyorum sürekli.
Yeni gibi oluyorsun her gelişinde bana, bende sana yenilen oluyorum haliyle.



0 yorum :
Yorum Gönder